• Blog

Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileri Davasında İlk Duruşma

Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan 22 öğrenci, Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. maddesinde düzenlenen “Terör Örgütü Propagandası Yapmak” suçu kapsamında yargılanıyor. Yasa’da bu suç için 1 ile 5 yıl arası hapis cezası öngörülüyor. Davanın ilk duruşması 6 Haziran 2018 günü, İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Davayı, ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğünün keyfi şekilde kısıtlanmaması, engellenmemesi ve etkin bir şekilde kullanılmasının sağlanması ve bu amaç doğrultusunda, uluslararası sözleşme ve Anayasa’dan doğan Devlet’e ait yükümlülüklerin yerine getirilmesi taleplerimizle birlikte takip ediyoruz.

Davanın temeli, 19 Mart 2018 günü Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüsü’nde, Türkiye’nin Kuzey Suriye’de Afrin’e yönelik olarak yürüttüğü askeri operasyonla ilgili bir grup öğrenci tarafından gerçekleştirilen barışçıl protesto. Üniversite’de bir grup öğrenci bu operasyonu destekledikleri için, stand açıp lokum dağıtırken, operasyonu desteklemeyen diğer bir grup öğrenci bir karşı protesto gerçekleştirmişlerdi. Esasen davanın temeli bu iki grup arasında yaşanan gerilim ve bu esnada atılan sloganlar ve pankarttan fazlası değil. Öğrenciler, sadece bu birkaç slogan ve bir pankart için Yasa’daki tam karşılığıyla bir terör örgütünün “Cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapmakla” suçlanıyorlar. Dosyada yer alan sloganlardan bazıları şöyle; “Saray savaş halklar barış istiyor”, “İşgalin katliamın lokumu olmaz”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi”.

14 öğrencinin ilk duruşmaya kadar yaklaşık üç ay süreyle tutuklu olarak yargılandıkları davada, sanık öğrencilerin “barışçıl biçimde etkinlik yapan öğrencilere saldırarak fiziksel şiddet uygulamaya çalıştıkları” da iddia edildi. Ancak bu iddiaya dair dosyada hiçbir somut delil yer almıyor.

Tüm dava bakımından iddialara dayanak tek delil şimdilik, görüntü inceleme ve tespit tutanakları. Bununla birlikte bu görüntülerin kim tarafından çekildiği hususu bir soru işareti olarak dosyadaki yerini koruyor. Öğrencilerin avukatları da duruşma esnasında bu nedenle, ceza yargılaması usulünün öngördüğü şekilde, elde edilen delillerin kaynağı, ne şekilde elde edildiği, güvenilirliği, sağlamlığı, doğruluğu kriterleri bakımından bu hususun sorgulanmaya muhtaç olduğunu vurguladılar.

Duruşma, beklenenden geç bir saatte ve bugün Türkiye’de birçok politik temelli davada olduğu gibi duruşma salonunun fiziksel koşullarıyla ilgili tartışmayla başladı. 24 sanıklı bir davada; aileler, yakınlar, duruşmayı izlemeye gelen yerel ve uluslararası örgütlerin temsilcileri, milletvekilleri ve avukatlar düşünüldüğünde kapasitesi en fazla 30 kişi almak üzere tasarlanmış bir duruşma salonunun uygun görülmesi, bir sorun olarak ortaya çıktı.

Bu sorunun yine mahkemeler tarafından hemen her zaman olduğu gibi “Büyük salonlar bugün doluydu.” yanıtıyla karşılanması ise tatmin edici olmaktan uzak. Çünkü “aleniyet ilkesi”, diğer deyişle duruşmaların kamuya açık aleni bir şekilde gerçekleştirilmesi, adil yargılanma hakkının önemli bir bileşenidir. Anayasa’nın 141. maddesi de “Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır” düzenlemesiyle bu hususu güvence altına alır.

Bu nedenle mahkemeler, sanık sayısının çok olduğu ve takip eden kitlenin fazla oluşu dikkate alındığında bu türden davalarda, mutlaka ve bir o kadar da kolay bir şekilde, büyük salonun uygun olduğu günlere duruşma günü vererek esasen bu sorunu çözebilir. Bu yaklaşımın özellikle tercih edilmemesi ve bunun, duruşmalarda bir tartışma meselesine dönüşmesi, mahkemelerin bunu, duruşma salonunun boşaltılması aksi halde duruşmaya devam etmeyecekleri yönünde bir uyarı nedeni ve mekanizması olarak kullanmaları “kamuya açıklık” prensibinin ihlali sonucunu doğurur.

Öğrencilerin duruşmasında da salona uzun süre kimse alınmadı. Daha sonra, önce sanık öğrenciler Jandarmalar eşliğinde içeri alındı fakat kapı başka kimsenin giremeyeceği şekilde kapatıldı. Kapıda duran polisler ile öğrenci avukatları arasında bu uygulamanın nedeninin sorgulandığı bir tartışma yaşandı. Öğrenciler salonda, avukatları ise dışarıdayken, öğrencilerin kimlik tespitinin yapılmaya başlanması da bir gerginlik nedeni oldu.

Duruşma başlarken yakınlar hala daha duruşma salonunun bulunduğu kısma dahi alınmamışlardı. Yine duruşma salonunun olduğu koridorun polis tarafından, yalnız polis tarafından açılabilen turnikeli bir sistemle kapatılması, avukatlar ve basın mensupları dışında yakınların çoğu zaman bu güvenlik koridorunun dışında tüm duruşmayı beklemek zorunda kalmaları da tekrarlanan sorunlu bir uygulama.

Duruşma salonunda bulunan milletvekillerinden ikisi, oturacak yer bulamadıkları için diğer bir kısım izleyiciyle birlikte ayakta kaldılar. Bunun üzerine Mahkeme heyeti başkanı bu kişilerin salondan çıkmalarını, ayakta duruşmayı izleyen kimsenin kalmamasını istedi. İzleyiciler duruşmaların kamuya açık olduğunu hatırlatarak bu talebi reddedince, Mahkeme başkanı yüksek sesle bu gerekliliği hatırlattı. Sonrası, cübbesini çıkaran Mahkeme heyeti başkanının bu kez daha da yüksek bir sesle, bu talebinin gerçekleştirilmesini aksi halde duruşmaya devam etmeyeceklerini söylemesi ve diğer üyelerle birlikte salonu terk etmesi şeklinde gerçekleşti.

Sonunda, esasen tutuklu öğrencilerin adil yargılanması dışında bir talebi olmayan izleyiciler küçük salonda kendilerine yerde ve sıkışılan sandalyelerde yer buldu ve Mahkeme heyeti geri dönerek duruşmayı başlattı.

Öğrencilerin ifadelerinin alınmaya başlamasıyla salondaki tansiyon biraz düştü. Mahkeme heyeti başkanı öğrencilere karşı görece yumuşak bir yaklaşımla haklarındaki iddiayı ve dosyadaki delil olarak gösterilen sloganları atıp atmadıklarını, eyleme katılıp katılmadıklarını sordu.

Öğrenciler, tamamı barışçıl olan bu sloganların neden herhangi bir terör örgütünün cebir ve şiddet içeren yöntemlerine dair bir propaganda olamayacağına dair etkili savunmalar yaptı. Öğrencilerin hepsinin temelde barış yanlısı-şiddet karşıtı olmaları ve ideolojik bir tartışma dışında hiçbir etkisi ve zemini olmayan kısa süreli bir eylemin kendileri aleyhine terör örgütü propagandası suçlaması olarak yönlendirilmesi şeklinde somutlaşan hukuki sorun, öğrencilerin kendi yaşamlarını, hayat görüşlerini paylaşmalarıyla birlikte daha da belirgin hale geldi. Nitekim öğrenciler kendi kişisel hayatlarında ve o günkü eylemde hiçbir şekilde şiddeti övmediklerini, bunun atılan sloganlardan da rahatlıkla anlaşılabileceğini, terör örgütlerinin yöntemleriyle ilgili bir fikir birliği içinde olmalarının mümkün olmadığını anlatmaya çalıştılar. Savcının, dosyanın, tüm somut delillerle ortaya koyması, ispatlaması gereken “suçluluk“, öğrencilerin kendi suçsuzluklarını ispat etme çabasıyla sistematik hale gelen bir eğilimin yinelenmesi oldu.

Ancak tüm bu çerçevede ve nispeten rahat geçen ifade verme sürecinde, öğrencilerin gözaltına alınma şekilleri, gözaltında geçirdikleri süre ve bu sürede maruz kaldıkları muamele konusunda önemli ihlal iddiaları da aktarıldı. Öğrencilerin hemen hepsi ifadelerinde; evlerinden, sabaha karşı, özel harekat ile zor kullanılarak ve darp edilerek alındıklarını aktardılar. Bu anlatım sırasında zorlanan, gözyaşlarını tutamayan öğrenci de oldu.

Doğrudan bir öğrencinin kendi anlatımıyla gözaltı süreci şöyle gerçekleşmişti: “Gözaltına alındıktan sonra 2.5 saat boyunca otobüste darp edildim. Nezarethane girişinde beni ve bir arkadaşımı çıplak bir şekilde soydular ve biz çıplakken bizi darp ettiler.”. Bir başka öğrenci de kendi yaşadıklarıyla ilgili şunu söyledi; “Sadece barışçıl sloganlar atılan kısa süreli bir protestoya katıldım. Sonrasında özel harekat tarafından gözaltına alındım ve 14 gün boyunca gözaltında kaldım. Darp edildim. Ailem ve ben hayatlarımızın karartılmasıyla tehdit edildik. Psikolojik ve duygusal olarak çok yıpratıcı bir süreçten geçtim. Öğrenciyim ve okuluma devam etmek istiyorum. Bir dönem kaybettim ve daha fazla süre kaybetmek istemiyorum.”

Gözaltı sürecinde gerçekleştiği iddia edilen bu olaylarla ilgili avukatların suç duyurusunda bulunacağı biliniyor. Ancak her halde esasen bu iddianın ve darp raporlarının varlığı düşünüldüğünde Savcı’nın ve Mahkeme’nin odağını bir an için, atılan birkaç slogandan bu ağır ihlale yönlendirmesi de mümkündü.

Öğrencilerin ifadeleri tamamlandıktan sonra gerçekleşen avukat savunmalarında, avukatlar dosyada bir noktada kısıtlama kararının olduğunu ve gözaltı sürecinde kişilerin avukata erişim hakkı engellendiğini belirttiler. Yine avukatları olmadan öğrencilerin gözaltı sırasında ikrara zorlandıkları da aktarıldı.

Tüm bu ayrıntılar, dosyayı bir ifade ve barışçıl toplanma özgürlüğü ihlalinden fazlası haline getiriyor. Öğrencilerin tutuklu yargılanmaları, gözaltına alınış şekilleri, gözaltı koşulları, gözaltı süresinin uzunluğu ve bu sırada maruz kaldıkları fiziksel ve psikolojik şiddet iddiaları, davada çok yönlü ihlal olduğunu ortaya koyuyor. TMK’nın 7/2. maddesinde düzenlenen “terör örgütü propagandası” suçunun uygulanma alanındaki belirsizlik ve keyfilikse birçok davayla birlikte bu davada da elbette ifade özgürlüğü açısından temelde yer alan büyük bir sorun.

Mahkeme, duruşma sonunda tüm öğrencilerin adli kontrol şartıyla tahliyesine karar verdi. Ancak bu, öğrencilerin neden bunca zaman tutuklu kaldıkları, iddia edilen tüm bu kötü muameleye neden izin verildiği ve hala bu konuda neden bir soruşturulma başlatılmadığı açısından var olan sorulara yanıt değil.

Bu nedenle ve sonuç olarak; adil yargılamanın sağlanması için, dosyadaki kötü muamele iddialarının mutlaka bağımsız ve etkili bir şekilde, gecikmeksizin soruşturulması gerekiyor. Bununla birlikte Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi olarak, esasen barışçıl toplanma özgürlüğünün etkin bir şekilde korunması için, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi ve Anayasa’nın 34. maddesi düzenlemeleri doğrultusunda Devlet’in yükümlülüklerinin de bir karşılığı olarak, öğrencilerin cezalandırılmasıyla sonuçlanma ihtimali bulunan bu davanın sonlandırılarak, öğrenciler hakkındaki suçlamanın düşürülmesini talep ediyoruz.

Duygu Türemez
Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi
Dava Gözlem Program Sorumlusu