Birkaç poğaça ve iki yıllık tutukluluk

Bugün 8 Ekim 2019. Osman Kavala 707 gündür tutuklu ve bugün, diğer 15 kişiyle birlikte, tek bir delil olmaksızın cebir ve şiddet yoluyla hükümeti ortadan kaldırmaya çalışmakla suçlandıkları davanın 3. duruşması görülecek.

Silivri Ceza İnfaz Kurumu Kampüsü’nün içine uzanan yolun başında onlarca kişiyle soğuk bir günde yağmur altında bekliyorum. On birinci kez geliyorum buraya; ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel insan haklarını kullandıkları için uzun süre tutuklu yargılanan kişilerin davalarını izlemeye gelmiştim çoğunlukla. Bir kere de iki yıllık tutukluluğunun sonunda suçsuz olduğu anlaşıldığı için tahliye edilen bir dostumu karşılamaya gelmiştim. Fakat bugün bir şeyler farklı burada...

Uzunca bir yol gelip ulaştığımız Silivri’de aracımızın otoparka girmesine izin verilmiyor. Yolun başında aracımız durduruldu ve aracı başka yere park etmemiz söylendi. Geldiğimiz yönde yolun iki yanına park edilmiş araçlar şimdi anlam kazandı. Duruşma salonunun bulunduğu binaya 3 dakikalık yürüme mesafesindeyiz ama cezaevindeki yakınlarını görmeye gelenlerin de oluşturduğu bir kalabalıkla birlikte kampüsün ring aracını beklememiz gerektiği söylendi, yağmur altında bekletiliyoruz. Gelen ring aracı tıka basa dolup gidiyor. Ardından ne oluyorsa oluyor, yürümemize izin veriliyor.

Duruşma salonunun bulunduğu binanın girişi de farklı gözüküyor. Bariyerlerin sayısı da artırılmış, tüfekli nöbetçilerin de… Sonradan öğrendiğime göre iki bin izleyici bekliyorlarmış bugün. Adalet sistemine güvenilen bir ülkede neden iki bin kişi bir buçuk saat yol gelerek bir duruşmayı izlemek istesin ki? Önlemler, aslında herkesin sorumun cevabını bildiğini gösteriyor.

Uluslararası Af Örgütü adına davayı gözlemlemek için Uluslararası Af Örgütü’nün İspanya ve İsveç şubelerinin direktörleri de dahil olmak üzere 6 kişi duruşma salonuna giriyoruz. İki bin kişi gelmemiş ama izleyici ve gözlemcilere ayrılan tüm alanlar dolmuş.

Bu duruşma salonu biraz can sıkıcı. Cezaevinin web sayfasında tarif edildiği gibi “çok sanıklı” duruşmalar için özel inşa edilmiş. Yaklaşık 250 sanık sandalyesi var. 400 kadar izleyiciye, 150 kadar da uluslararası gözlemcilere, basın mensuplarına ve milletvekillerine ayrılmış yer var. Bu kampüsteki en büyük duruşma salonu 180 sanık kapasiteliydi. Yetersiz bulunup bu salon inşa edildi.

Tutuksuz yargılanan sanıklar ve mahkeme heyeti yerini almadan önce Osman Kavala etrafı jandarmalarla çevrili halde sanık sandalyelerinin en ön sırasında oturuyor. Mahkeme heyeti yerini alırken fark ettim, ilk iki duruşmada Osman Kavala’nın tahliye edilmesi yönünde oy kullanan mahkeme heyeti başkanın yerine başka hâkim atanmış.

Duruşmanın başlamasıyla aleyhte tanıklık edecek iki kişiden biri SEGBİS’in video konferans sistemi üzerinden bağlandı. Gezi eylemleri sırasında başkomiser olarak görev yapmış olan tanık yaşanan teknik aksaklıklar nedeniyle dinlenemiyor. İkinci tanığın ise mazeret bildirdiğini açıklayan mahkeme başkanı Osman Kavala’nın sorgulamasına geçti.

Mahkeme başkanı, “Tape” olarak bilinen, telefon dinlemelerinin ses kayıtlarının yazıya dökülmüş hallerinden sorular soruyor. Daha sonra avukat ve sanıklar tarafından da tekrar dile getirildiği üzere bu tapelerin dayanağı olan ses kayıtları ortada yok. Hukuka aykırı şekilde dinlenmiş, başı sonu belirsiz, suç içermeyen telefon konuşmalarının kâğıda dökülmüş halleri bu davanın “en güçlü” delilleri. Sivil toplum kuruluşlarının devlet tarafından zaten denetlenen gündelik faaliyetleri ve hesaplarını ayrıca bu davaya dayanak bulmak için didik didik etmişlerdi. Tüm incelemelere rağmen yasadışı bir faaliyet veya gizli bir para hareketi olmadığı tespit edilmişti. Buna rağmen Osman Kavala’nın Gezi Protestolarını finanse ettiğine ikna olmuş bir ses tonuyla sorular soruyor. Kavala, pastaneden 20-30 poğaça, eczaneden 10-20 tane bez maske satın aldığını, bir de kullanmadıkları bir plastik masayı Gezi parkına götürdüğünü söylüyor. Mahkeme başkanı devam ediyor: “30 poğaçanın parasını cebinizden mi ödediniz?”. Duruşmanın sonunda tutukluluğun devamı kararı verilmese, hâkimin bu soruları sorarken takındığı ciddi tavrını ve tonlamasını istihza sanabilirdim. 707 gündür tutuklu yargılanan bir kişi gözümün önünde poğaça satın aldığı için cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmekle suçlanıyor.

Osman Kavala Türkiye’nin en bilinen sivil toplum figürlerinden biri. Bu nedenle birçok uluslararası görüşmesi oluyor. Avrupalı milletvekilleri, diplomatlar, diğer sivil toplum figürleri… Hakim bunu da soruyor: “Siz kimsiniz? sizi neden ziyaret ediyorlar? Temsilcileri misiniz?”. Özgür toplumların en önemli öğelerinden biri olan sivil toplumun ne olduğunu bilmeyen birisinin soracağı bir soru bu. Fakat cevabı geliyor: “Temsilcileri olsam komut alırım, bilgi vermem”

Osman Kavala mahkeme başkanına teşekkür ediyor. Aleyhindeki bu “deliller” kendisine ilk kez sorulmuş. Savcı, soruşturma sürecinde kendisine hiç soru sormadan 5 yıl önce elde edilmiş delilleri iddianameye yerleştirmiş. Diğer sanıklar da daha sonra aynısını söylüyor.

Bir ara, mahkeme heyetinin iki yanındaki devasa ekranlarda devrilmiş bir polis aracı, yanmış belediye otobüslerinin bulunduğu 3-4 adet fotoğraf gösterilmeye başlandı. Fotoğrafların nerede çekildiği, hangi tarihte çekildiği, kim çektiğini bilmiyoruz. Fakat mahkeme başkanı, Mehmet Ali Alabora’nın “Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?” tweetini okuyup, “Sizin bu tweete karşı bir yazılı beyanınız var mı? Derdinizin park, çevre olduğuna dair ispat olabilecek bir şey var mı?” diye sordu. Kavala, “Suçsuz olduğumu ispatlamamı istiyorsunuz. İspat, iddia makamının yükümlülüğü.” cevabını veriyor.

Diğer sanıkların da sorguları anlamsız sorularla geçiyor. O kadar ki, Mücella Yapıcı’nın dili sürçüyor ve defalarca mahkeme başkanına “Savcı bey” diye hitap ediyor. Sorgusunun sonuna doğru bu nedenle özür dileyen Yapıcı’ya mahkeme başkanı “Eskiden savcıydım, ondandır” diyor. Yapıcı, “Savcı gibi gözüküyorsunuz, ondandır” diye bitiriyor konuşmasını.

Birçok gündelik konuşma tek tek delil diye ortaya konuyor. Gerçekleşmemiş buluşma planları, çekilmemiş filmler… Çiğdem Mater’e Gezi protestolarını yaygınlaştırmak için çektiği filmi soruyor. Öyle bir film olmadığı ortaya çıkıyor. Amerikalı bir yönetmenin çektiği bir belgeselde bir dakika konuşan Mater, bu belgesi çekmekle itham ediliyor. Bu belgeselin internete konulduğu tarih, iddianamede belgeselin planlanmasıyla ilgili verilen tarihlerden önce. Mater’in bu filmi çekmiş olması için zaman makinesini icat etmiş olması gerekiyor.

Şakalaşmalar, gündelik sohbetler tek tek soruluyor. Yetmiyor, bir flört mesajı soruluyor.

Savunma avukatları tek tek delillerin neden hukuksuz olduğunu, ortada tek bir delil bile olmadığını, iddianamenin hatalarla dolu olduğunu anlatıyorlar. Kavala’nın hala tutuklu olmasına dayanak olmadığı, dayanak olarak gösterilen tüm nedenler sırayla çürütülerek ispatlanıyor. Fakat savcı, avukatların tek tek çürüttüğü nedenleri tekrar sayarak bu nedenlerle tutukluluğun devamını talep ediyor.

15 dakika ara verildi. Mahkeme heyeti kararını verecek. Aslında duruşma süresinde karar kendini belli etmişti: Osman Kavala’nın tutukluluğunun devamına, bir sonraki duruşmanın 24-25 Aralık 2019 tarihinde görülmesine…

Tutuksuz sanıklar yavaş yavaş çıkarken, Kavala yerinde duruyor. Etrafına etten duvar örmüş jandarmalar, görünmüyor. Bir süre sonra jandarmalar gelip salonu boşaltmadığımız sürece Kavala’nın yerinden kaldırılmayacağını bildiriyor. İnsanlar çıkmak istemeyince jandarmalar izleyici sıralarının aralarına girerek insanlara dışarı çıkmalarını söylüyor. İnsanları önüne katarak ilerliyorlar. Dışarıya çıkıyoruz. Üzgün ve kızgın insanlar var etrafta. Bir protesto ihtimaline karşı baştan aşağı donatılmış jandarmalar kalkanları ile bekliyor.

Akşam olmuş, güneş batıyor.

Tarık Beyhan
Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi
Kampanyalar ve İletişim Direktörü